Okudukça içime onun yerleştiğini hissettiğim ve rüzgar esse de kokusunu bana getirse, uyuyunca rüyalarımı süslese dediğim bir yazar. Bir yazar düşünün. Öyle bir yazar ki; siz kitabını okurken bir anda hayatı nasıl yaşayacağınızı çizmeye başlar. Siz yazarın nasıl bir anlatım diline sahip olduğunu düşünme fırsatı bulamadan bir de bakmışsınız ki, kitap bitivermiş, mükemmel bir akıcılık, muhteşem bir şiirsellik. Okurken ki ruh haliniz ile okuduktan sonraki ruh halinizin değişimini net olarak fark edersiniz.

Kendinizde oluşan düşünce gücü ile yaşadığınız dünyayı daha başka ve anlamlı görmeye başlarsınız, yalnızlığınızı unutmuş hayatın anlamını daha yakından 
fark edersiniz. O yazarın başarılı karakter analizi sizi kendisine daha çok çeker, İnsan ve toplumun ihtiyaç duyduğu, sizin de bilmek istediğiniz her şeyin, O yazarın yazılarında olduğunu fark etmenizle birlikte yeni bir yolculuğa çıkmaya hazır olduğunuzu sessiz ve derinden kendinize duyurursunuz. O yazar önceleri sizden hiç bir şey istemez, ne yapacağınız nereye gideceğinizi söylemeden kendisine bağlayacak kadar etkilidir. Onun sözünün gücü kendisinin gücünün insan üzerindeki tezahürüdür. Bu kelimeden olarak "Söz gücünü sahibinden alır." İşte yazarı tanımaya başladınız.

Toplumsal ve bireysel kişiliğinizi onun sözleri istikametinde geliştirmek için düşünce dünyanızda oluşan ilk kıvılcımın etkisi ile hareket halindesiniz. Artık kendinize söyleyecek sözleriniz vardır, daha da ötesi hareketlerinizi kontrol edebilecek kesin inançlarınız. Geçmişten gelen esintilerin sizde bıraktığı izleri yeniden canlandıran, size hayata pozitif bakmayı öğretmek için okumanızı isteyen, okumadan duyamayacağınız bilemeyeceğinizi anlamanızı anlatan sözlerle iç dünyanıza nakış nakış işlediğini fark edersiniz. Kalkış rampasındasınız. Tek yön. Tek istikamet. Geriye dönüşü düşünemeyeceğiniz kadar derin, içinizden gelerek bilincin, bilginin gelişi sizin üzerinizde reddi mümkün olmayan kabuller ortaya koymaktadır. 

Yazarın yazdığı yazıların silindiği hayata, yeniden yazdırmak istedikleri, sizin kalbinize yazılanlarla yenileneceğini bilişiniz, fark edişiniz kabullenişiniz ona olan itimadınızın güveninizin bir eseri olarak tasdik ettiklerinizle münasebeti onun sizde bıraktığı, yalanlanması mümkün olmayan hisler ve görüntünün muhteşemliğine orantılı olarak, gönül teknenize yazdıkları; İnsanüstü yazarın imzası gibidir. Ama ben “Rab" değilim. İnsanım.! İnsanın dili ile konuşur o dille anlaşır yazar çizerim. Bana benim dilimle, benim dilimden hitap etmeyen bir yazarla ben iletişime geçemem. Bu mümkün de değil. Mümkün olmayanı istemek ona nasıl yakışsın yakıştırılsın ki? Dünyada hiçbir yerde kullanılmayan bir dille biri bana hitap edecek ve beni sorumlu sayacak, bunu kim ister kim kabullenir. İmkanı var mı? Olabilecek şey mi? 

“Rab’ca (!) Rablerin birbiri ile olan ilişkisinde kullanılan bir dil ise. İtirazım olamaz! Bana ne, beni de ilgilendirmez. Onlar konuşsun anlaşsın. Bu dil dünyanın hiçbir yerinde kullanılmadığı halde, birine bu dili kullanıyor demek, bir kitaba bu dille yazılmış demek ne kadar abes düşünebiliyor musunuz? Söz de bu kitabı ve göndereni yüceltmek gibi bir düşünce olsa dahi. Kitabın sahibi kendi kitabı için “Arapça “demesi kimseyi rahatsız etmemekteyken. Niye? RAB’ca.? Allah’ın (haşa) dili mi dönmedi de Arapça dedi. Rab’ca demek bu kadar basit mi? O kendi dili ile değil Muhammed (AS)ın kavminin dili ile gönderdiğini söylemiş olmasına rağmen. Benim tanıdığım yazar ve onun görevli kulu böyle demediği halde. O iç kuşkulardan arınmış bir kalbi hedeflerken, bazıları yeni kuşkular ürettiklerinin ne kadar farkında olduklarını düşünebiliyorlar mı? Düşünmek isterler mi? Benim iman ettiğim yazar, benim dilimden yani insanların kullandığı dilden hitap ediyor. Ben bunu bilir buna inanır bunu anlarım. İnsanım insanca konuşur dinler insanca hitap ederim. İnsanların dilidir benim seviyem. “Rablerin dili “Rab’ca değil.“ İnsanlara Kuran’ı anlatan birisi “Vahiy Rabb’ca’dır, “Biz her peygambere kavminin diliyle hitap ederiz” ayeti gereği, Kur’an Arapça olarak Muhammed (AS)’a indirilmiştir” diyor. Peki; Kur'an'daki “Her peygambere kendi kavminin lisanı ile hitap edilir” kısmına diyecek bir şey yok. Ancak Allah’ın kendine ait Rab’ca bir lisanı kullandığına dair bir delili göstermesi gerekir. Zahmet buyurup neden belgelememiş olabilir? Kimsenin zihninin arkasında olanı bilme şansına sahip değiliz. Rabb'imiz, Yüce Allah’ın insanlara nasıl hitap ettiğini Şura 51. ayetinde bildirmiş ve aralarından peygamber olarak seçtiği her elçiye kavimlerinin lisanları ile vahiy etmiş. “Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle, dilediğini vahyeder. Doğrusu O yücedir, Hakim’dir. İbrahim 4” “Kendilerine apaçık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik. Allah dileyeni sapıklıkta bırakır ve dileyeni de  doğru yola eriştirir; güçlü olan, Hakim olan O’dur."

Rabbimiz Kitabı’nda kendine özel bir lisanı olduğunu bildirmemiş olduğu halde, insanların Allah’ın dili, lisanı, konuşması “Rab’ca”dır demek; Allah adına Allah’ın bildirmediği bir sözü veya bildirimi ilan etmek/söylemek, Allah’a iftira etmektir. “Allah adına yalan uydurandan ve O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır? O, kendisine iftira eden zalimleri asla kurtuluşa erdirmez. En’am 21” Allah adına söz veya fiil uyduranlar ne kadar iyi niyetle söylediğini söylese de, Allah adına söylenen her yalan başka bir Allah adına yalan söylemenin kapısını açmaz mı? Müslümanlar Allah adına söylenen her sözün delilini sormalılar ve verilen delilleri Kuran’a arz edip doğruluğunu araştırmalıdır. Çünkü Allah adına her söze inanmak insanı dönüşü olmayan ebedi bedbaht olacağı bir yola düşürecektir. Öyle ise Allah adına yalan uyduranların yaptıkları ve kazandıkları her şeyin boşa gittiğini de bilmeliler!..  Fasih bir konuşma dili şeklinde Arapça lisanı olarak indirilmiştir. Ki; İnsanlar kendi aralarında Allah’ın mesajını konuşup anlaşabilsinler diye. Aksi halde Rab’ca iddiası, Rablar arası iletişim dili olarak kalacaktır ki, bu iddia temelden bozuk ve delillendirilmesi imkansız olarak kalacaktır. 

Sözü uzatmadan şunu da eklemek gerekirse; “Onu çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphe yok ki, onu toplamak da, onu okutmak da Bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşuna uy. Sonra onu açıklamak da bize aittir. (Kıyamet 16-19) İşte benim iman ettiğim kitabın yazarı, kendi kitabına kimsenin müdahil olmasına razı değil. Velev ki; Elçisi de olsa. O Kitabının tasnifini okunuş biçimini surelerin sıralamasını yerleştirilmesini az önce verdiğimiz ayetinde beyan ederek kimsenin bu konuda konuşma hakkının olmadığını belgelemiştir. Hem de “Arapça olarak, Arabın lisanı ile. Bir, Arap olan elçisinin ağzından.. Vesselam.

Alıntı: İktibas Yazarı, Hamdi Akan