Türklerde, din dili olarak Arapça kutsal sayılmıştır; Çünkü Kur’an’a “Kelamullah” denildiği bilinmektedir. Böyle olunca, Arapçadan başka herhangi bir dile çevrilmesine de olanak yoktur. Gerçi, çok az sayıda bilgin Kur’an’ın başka dillere çevrilmesinde sakınca olmadığını öne sürmekten çekinmemişlerdir. Hatta bunların düşüncesine uyularak, çok eski devirlerde birkaç çeviri denemesi de

yapılmıştır. Ama yaygın inanış, çeviriye yer bulunmadığı noktasında düğümlü kalmıştır. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an dilini Arapça olarak tanımlamaktan da öte, Kur’an dilini “Rab'ca” olarak tanımlamıştır. Diyanet’e göre Kur’an dili şu şekilde tanımlanmaktadır: “Kur’an dili; Rabbani bir kelamdır, onu dar manasıyla Arapça saymak hatadır. Tekrar edelim: Kur’an Arapça değil, Rab ’cadır. Onu okuyanlar bir bakıma Allah ile konuşurlar. Evet, Allah her dili bilir. Ama kullarından, ibadetlerinde kendi kelamının konuşulmasını ister.” Belirtildiği üzere Kur’an’ın Allah kelamı olarak görülmesi ve medreselerde Arapça dersler verilmesi Arapçanın Tanrısal düzeyde olduğu kanısını Türkler arasında kuvvetlendirmiştir. Bu dile Arapça olarak değil de Rab'ca hüviyeti kazandırılması, adeta din meselesinin dil meselesi haline gelmesine zemin hazırlamıştır.